30 Kasım 2010 Salı

Ozan

...ve işte yağmur gitmişti.
Nihayet ağacın altından çıkabilmişti. Paçaları çamur içinde, gitarı zedelenmiş olsa dahi.
Gökyüzüne ve dağlara bir baktı, yemyeşildi dağlar ve olabildiğine maviydi gökyüzü.
Elinde gitarıyla koşar adımlarla başka bir ağaç arıyordu, başka bir gece daha geçirebilmek için bir ağacın altında.
Bir ağaç gördü, ama ilerisinde de bir ışık. Bir kasaba görmüştü, ışıl ışıl. Oradan da gitar sesleri geliyordu. Durakladı. Ve gitarına baktı. Ardından gitti kasabaya, en iyi dostu gitarla.
Olmasa da 2 teli, yine de en iyi dostuydu gitarı. Canı pahasına koruyordu onu. Ve kasabaya girmeden önce son bir kere dokundu tahtadan ve soğuk gövdesine.
Kasabaya girdiğinde onu karşıladı ateşböcekleri. Ve başlıyordu işte ozanın garip serüveni...

26 Kasım 2010 Cuma

Yarattığım Her Küçük Kıvılcım

Bazen bu dünyada sadece ben varım gibi geliyor bana.
Diğer insanların varlığını kanıtlayamıyorum çünkü. Ve bu, işte bu sonucu doğuruyor.
Garip gelebilir, ama cidden öyle düşünmeye başlıyorum.
Başkalarının kaderlerini belirlermişcesine. Zaten, alınyazısı ya da kader terimlerine inanmıyorum. Her figüran kendi geleceğini, salisesi salisesine, kendi belirler.
Mesela, bir sarhoş, belirleyebilir mi kendi geleceğini? Tabii ki. Çünkü sarhoş olmuştur, içerken kendi geleceğini belirlemiştir zaten bir bakıma.
Ne baktınız, evet figüran. Hayatı bildiğiniz bir film olarak görüyorum. Herkesin kendine göre senaryosu var, başrol benim, geri kalanlar ya yardımcı oyuncu, ya da figüran. Yönetmen ise yok.
Yarattığım her küçük kıvılcım, insanların hayatına olumlu ya da olumsuz etki yaratıyor. Onları yakabiliyor da, gözlerine hoş da gelebiliyor.

-Nattfödd.

24 Kasım 2010 Çarşamba

Siyah Uçurtma.

365 günden en siyahındayım.
Elimde bir ip parçası, ve siyah bir uçurtma. Etrafıma bakıyorum, dönerek. Tıpkı eski fotoğraflardaki gibi, siyah ve beyaz bugün...
Elimde de siyah bir uçurtma. Cebimde ise minik bir ayna var.
Aynayı çıkartıp kendime bir bakıyorum, mutlu, ama bembeyaz bir surat. Çoktan etrafın renklerine bürünmüşüm.
Ve elimde de siyah bir uçurtma... İçinde tüm umutlarım, hayallerim gizliymişcesine; sıkıca kavramışım onu. Kimse alamazdı onu benden.
Rüzgarı bekliyorum, ve elimde de siyah bir uçurtma...
Yavaş yavaş rüzgar esiyor, seviniyorum ve gülümsüyorum. Yüzüme çarpan sert rüzgar ise benimle aynı fikirde değildi sanki, suratımı parçalıyormuşçasına...
Ve rüzgar biraz daha sakinleşmişti, fısıldıyordu; bağırmıyordu artık.
En sonunda tüm hayal ve ümitlerimle, siyah uçurtmayı salıvermiştim. Uçurtma yükseliyor, yükseliyor ve yine yükseliyordu.
Çok sevinçliydim, kahkahalar atıyordum, delirmişçesine.
Uçurtma uçarken rüzgar bana yine sinirlenip bağırıyordu. Ve uçurtmayı kilometrelerce öteye sürüklemişti.
Onu kurtarmam artık imkansızdı, o beyaz surat daha da beyazdı, çok daha beyaz. O uçurtmayla beraber ne hayali, ne de umudu kalmıştı.
Gözümden süzülen bir damla yaş -hiç şüphesiz- sadece su birikintisi değildi elbet.
Benim yitirmiş olduğum umutlarım ardından söylediğim şarkıydı.
Ve şimdi elimde kayıp gitmiş olan umutlarım vardı...
-Nattfödd.

23 Kasım 2010 Salı

Ağlamak...

"Ağlamak bir rahatlama çeşidi değil, duygu selidir. Ve o damlada nicesi gizlidir."
-Nattfödd.

Kan ve İhanet

Haha, çok şatafatlı bir başlık, öyle değil mi? Adeta adına kitap yazılası.
Ama bahsedeceğim şeyin kan ile çok az alakası var.
Neyse..
Bugün yeni bir şey daha öğrendim sanırım. Daha büyümediğimi.
Bundan önce küçüklüğümü özlediğimden bahsetmişim, aslında büyümemişim, bana şeker ve balonlar getirin!
Bir insandan bir şeyler ümit edersiniz, o insan size ihanet eder, siz hala ümit edersiniz, o insan sizinle konuşmaz; yüzünüze bile bakmaz artık. İntikam ateşiyle anıp tutuşursunuz. Hem de nasıl, içiniz içinizi yer, biraz huzur için ve.. o kişiye aynı duygunun bir kaç kat daha kötüsünü yaşatmak amacıyla.
O olayı gördüğünüz anda gerçekleşir bunlar. Biraz terlersiniz, ama vücudunuzdan değil, alnınızdan.
Soğuk ter damlaları dökülürken alnınızdan, gözleriniz kısılır, kan dolaşımınız hızlanmış, ve hızlı hareket etmeye başlamışsınızdır. Şuurunuzu kaybedip biraz saçma hareketlere ve üzüntünüzü belli etmemeye çalışırsınız. Ama "intikam" diyordur beyniniz, hatta kalbiniz bile. Gidip o kişiye saldırmak istiyorsunuzdur, şuursuzca.
Mantığınız yokolmuştur, o kadar değişmişsinizdir ki; adeta fiziksel olmayan bir metamorfoz gibi.
İşte bunları tattım. Dayanıklı, ama küçük olduğumu öğrendim. Büyümemişim, nasır tutmalıymışım.
Bir dahaki sefere hazırlıklı olmak böyle bir şey olsa gerek...
-Nattfödd.

20 Kasım 2010 Cumartesi

Bir Bardak Espresso ve Din

Espresso önümde durup bana bakıyor.
Ben de ona bakıyorum.
Aklıma bir anda din konusunu tartışasım geliyor. Ama bu espresso'dan kaynaklanmadı.
"Espresso beni rahatlatıyor", "Espresso benim ilacım gibi", "espresso benim her şeyim", "espresso benim hayat kadınım" gibi şeyler söylemeyi sahiden de hazzetmiyorum. Abartılacak bir şey değil sonuçta. Yani örneğin, "golf" uçuk bir spor olarak görülür, ama sadece Türkiye'de yapılmadığı için, yapan kişi de çok olmadığı için uçuk görülür zannımca. Ama çok golf falan oynuyorum, golf oynarken şöyleyim böyleyim şurada oynuyorum falan da demiyorum, çünkü ben de oynayamıyorum. Olabilir.
Bunlar aklımdan birer birer geçerken din konusuna da giriyorum beynimin içerisinden.
Diyorum ki, dine inanmanızın sebebi ne ki?
Sonuçta kitapların nereden ve ne zaman indiğine dair teoriler ve tahminler olsa da bunları kesinleştiren bir şey yok, ve dünyanın farklı yerlerinde farklı dinler var.
O halde hiç biriniz Tanrı'nın tek olduğunu söyleyemezsiniz. Zaten dini olan herkes Monoteist değildir. (BKZ: Budistler) Tanrı kusursuzdur, Tanrı öyledir, Tanrı böyledir. Tanrı "merhamet sahibidir". Peki merhametliyse biz neden bu konumdayız, yani tüm dünya olarak. Afrika örneğin. Neden bu durumda?
Onlara da merhamet göstersin o halde. Bazı tabular var bu tabular kırılırsa cehenneme gidersiniz etc. Neden? Hani bize bir irade verilmişti?
Yoktur diyerek konuyu kapatıyorum.
Sonra espresso soğumuş bir halde dururken, soğuduğunu farkedip ondan bir yudum alıyorum. İçimi falan da ısıtmıyor, soğumuş bile. Sonra karşımdakine şöyle bir şey söyleyerek başlıyorum sohbete:
-"Espresso beni rahatlatıyor", "Espresso benim ilacım gibi", "espresso benim her şeyim", "espresso benim hayat kadınım" gibi şeyler söylemeyi sahiden de hazzetmiyorum. Abartılacak bir şey değil sonuçta. Yani örneğin, "golf"...

-Nattfödd.

11 Kasım 2010 Perşembe

Vapurdaki kahve.

Özledim.
O bulutlu mavi gökyüzünün altında,
Dertsiz, kedersiz, tasasız gidebilmeyi.
Özledim, vapurdaki insanların içtenliğini hissedebilmeyi.
Özledim, büfedeki adamın anlamsız gülücük ve sevinçlerini.
Vapurun uğultusunu,
Özledim.
-Nattfödd


Ciddi anlamda uzun zamandır vapurda seyahat etmedim.
Eminim ki edenleriniz vardır, eminim. Yani etmekte olanlarınız.
Vapurla seyahat etmeyeli 4 ay falan oldu, uzuncana bir zaman.
Vapurun özelliği ne mi?
Kahvesi. Vapurda kahve içmek ve kitap okumak, neredeyse orgazmik bir haz.
Evet. Kahveyi ve vapuru özledim.
Denizin dibindekiler vapuru takip ettikçe kendimi lider gibi hissediyorum bu da başka bir neden.
Özledim. Sadece özledim.

-Nattfödd

9 Kasım 2010 Salı

Sis.

Yolda yürüyorum.
Hava çok güzel. Cidden çok güzel.
Saat 9 du, hava çok soğuk, ve sisliydi.
Gökyüzünü dahi göremiyordum, sis çok güzeldi, bütün içtenliğimle söylüyorum.
Böyle bir hava, cidden zor bulunurdu.
Yürürken gökyüzüne bakıyorum, insanlar ise bana bakıyor.
Anlamıyorum...
Sanırım sisli ve aşırı soğuk havadan hoşlanacağımı düşünmediler.
Kim düşünür ki? Herkes sıcağı sever sonuçta.
Herkesin bana şöyle bir bakışı vardı, daha doğrusu bakışlarıyla şunu ifade ediyorlardı; "Finlandiya da çok soğuk. Soğuk hava insanı bunaltır derler. Sen de Finlandiya'ya gidip yaşarsın. Finlandiya'da insanlar bunaltan hava yüzünden depresyona girip intihar ediyorlarmış. Sen de edersin, kurtulursun. Çünkü yüksek ihtimal şizofrensin."
Kurtuluş olduğunu sanıyorsan git sen intihar et.
Hem herkes sizlerle aynı düşüncede olmak zorunda değil.
Asla ve asla, topluma ayak uydurmak zorunda değilim, aynı şekilde; toplum da bana.
Herkes özgürce yaşasın, kimse birbirine karışmasın. Ne kadar da güzel olurdu...

Gülümsüyor musun?

Bir şahsı güldürebilmek zor zanaat.
Hatta, bir bakıma sanat.
Espri yapmak daha da zordur.
Espri adeta bir kelime oyunudur, küfürlü espri diye bir şey yoktur, çünkü küfür güldürücü değildir.
Asıl espri kelimeler karmaşasıdır belki de.
Her ne kadar espri önemli olsa da, espriyi karşındakine anlatabilmek, ya da karşındakinin espriyi çabuk kaldırabilmesidir asıl konu sanırım.
Bir şey dersin, güler. 1 saniye sonra baktığında somurtuyordur.
Bana içten gülmenizi istiyorum!
Ağzınızı açarak ve dişlerinizi göstererek, "Ha-Ha" nidayları ile değil!
İçten, samimi. Hiç birinizden şimdiye kadar içten gülümseyebildiğinizi görmedim.
Hepiniz, anlatamayacağım, ifade edemeyeceğim kadar duygusuzsunuz.
...biriniz hariç...

-Nattfödd.

Üçüncü Tekil

...
Üçüncü tekil olmak..
...basit bir tabirle zordur, sıkıcıdır.
Üçüncü tekil aşağılanır hep, ya da umursanmaz.
Üçüncü tekil'in çektiği en büyük sıkıntılardan biridir umursanmamak. Adeta kendine güvenini kaybeder, üzüntüsünü içine atıp oradan yok olur.
2 Kişi konuşur... Üçüncüsü girer. Üçüncüsü aşağılanır. Üçüncü gider...
Hep böyledir, böyle de sürecek.
Ama asıl sorun üçüncü olmakta değildir belki.
Belki de onlara kabul ettirememenizdedir. Kendinizi.
Kendini kabul ettirmek ise bambaşka bir sorundur.
...hepimiz kendi kutumuzun içine gömülü yaşamalıyız. Dışarıda kutuyu parçalamak isteyen kişiler var, siz içindeyken kutuya bir şey olmayacak. Şüpheniz olmasın.

-Nattfödd.