20 Aralık 2010 Pazartesi

Acımsı

Acımı haykırsam duyar mıydı kimseler? Ben ve benliğim dışında. Ya ben olmasam kim dindirecek acılarımı? Üzülen ve acıyan yine ben, yine ben. En iyi dostum kendim miyim peki? Bunu ben bile bilemiyorum.Bana sırdaş, bana dost, bana yoldaş kendim bile.
Benliğim bile bilemiyor...
Gökyüzünden damlalar düşüyor, benden damlalar içime düşüyor. Buz gibi yağmurda yanıyor gibi içim. Mantıksız, ama yanıyor. Yanıyor. Yanıyor.
Acımı dindirebilir miyim ki başkalarıyla konuşsam?
Anlarlar mı beni acep?
İşte bunu ben bile bilemiyorum. Bana sırdaş, bana dost, bana yoldaş kendim bile. Benliğim bile bilemiyor.

3 Aralık 2010 Cuma

Pürüzsüzlük

Aynaya bakıyorum, bakıyorum yüzüme ve görüyorum yaşlandığımı. Burnum kaşınıyor ve ağlamaya başlıyorum...
Ağlarkenki halime bakıp anlıyorum ki hayat, ayna kadar duru değil. Onun kadar pürüzsüz değil.
Yüzümü yıkamak için aynadan geri çekiliyorum.
"Derin bir nefes alıp aynadan çekilirken yere bakıyorum, ve hayatın ne kadar da mat olduğunu görüyorum."...

-Nattfödd.

Siyah

Renkler hayatımızın önemli bir yerini oluşturur. Müzik kadar önemlidir.
...bence.
Saçlar da renk taşır. Biraz ruhunuzu, biraz ondan, biraz bundan...
Rengi bir şey belirtir falan demeyeceğim, bilimsel bilgiler falan hani.
Ama şu günlerde gözüme siyah saç rengi çok hoş geliyor.
Bilmiyorum nedenini. Nedenini bilmemek garip, neden aramak daha garip.
Ama yüksek ihtimalle favori rengklerimin koyu mor ve siyah olmasından kaynaklanıyordur.
Bakın, neden aramadım. Demek ki ironi yapmaya çalışmadım.
Durup dururken ironi yapanlar da sadece yazı yazmış olmak için kasılanlar değil midir zaten?
...ah ah. Konudan konuya. Gördünüz mü? Nereden nereye...
Konudan konuya geçerken zaman geçiyor. Yaşlanıyoruz. Zaman hızlı, biz ondan da hızlıyız, yani biz çabuk yıpranıyoruz evet...

Bu arada, siyah değil. Kumral saç rengi.

1 Aralık 2010 Çarşamba

"Edebi"ler

İnsanlar sözleri kendilerini kasarak buluyorlar belli ki. Bir şeyler hesaplayarak ortaya bir kaç sözde "edebi" cümle çıkartıyorlar.
Kim ne kadar ünlü olmuşsa olsun, o ünlünün suratına bunu söyleyebilirim. Ateş fışkırtırcasına.
Çünkü asıl edebiyat, düşünülmeden; bir anda ağızdan çıkandır.

-Nattfödd.

30 Kasım 2010 Salı

Ozan

...ve işte yağmur gitmişti.
Nihayet ağacın altından çıkabilmişti. Paçaları çamur içinde, gitarı zedelenmiş olsa dahi.
Gökyüzüne ve dağlara bir baktı, yemyeşildi dağlar ve olabildiğine maviydi gökyüzü.
Elinde gitarıyla koşar adımlarla başka bir ağaç arıyordu, başka bir gece daha geçirebilmek için bir ağacın altında.
Bir ağaç gördü, ama ilerisinde de bir ışık. Bir kasaba görmüştü, ışıl ışıl. Oradan da gitar sesleri geliyordu. Durakladı. Ve gitarına baktı. Ardından gitti kasabaya, en iyi dostu gitarla.
Olmasa da 2 teli, yine de en iyi dostuydu gitarı. Canı pahasına koruyordu onu. Ve kasabaya girmeden önce son bir kere dokundu tahtadan ve soğuk gövdesine.
Kasabaya girdiğinde onu karşıladı ateşböcekleri. Ve başlıyordu işte ozanın garip serüveni...

26 Kasım 2010 Cuma

Yarattığım Her Küçük Kıvılcım

Bazen bu dünyada sadece ben varım gibi geliyor bana.
Diğer insanların varlığını kanıtlayamıyorum çünkü. Ve bu, işte bu sonucu doğuruyor.
Garip gelebilir, ama cidden öyle düşünmeye başlıyorum.
Başkalarının kaderlerini belirlermişcesine. Zaten, alınyazısı ya da kader terimlerine inanmıyorum. Her figüran kendi geleceğini, salisesi salisesine, kendi belirler.
Mesela, bir sarhoş, belirleyebilir mi kendi geleceğini? Tabii ki. Çünkü sarhoş olmuştur, içerken kendi geleceğini belirlemiştir zaten bir bakıma.
Ne baktınız, evet figüran. Hayatı bildiğiniz bir film olarak görüyorum. Herkesin kendine göre senaryosu var, başrol benim, geri kalanlar ya yardımcı oyuncu, ya da figüran. Yönetmen ise yok.
Yarattığım her küçük kıvılcım, insanların hayatına olumlu ya da olumsuz etki yaratıyor. Onları yakabiliyor da, gözlerine hoş da gelebiliyor.

-Nattfödd.

24 Kasım 2010 Çarşamba

Siyah Uçurtma.

365 günden en siyahındayım.
Elimde bir ip parçası, ve siyah bir uçurtma. Etrafıma bakıyorum, dönerek. Tıpkı eski fotoğraflardaki gibi, siyah ve beyaz bugün...
Elimde de siyah bir uçurtma. Cebimde ise minik bir ayna var.
Aynayı çıkartıp kendime bir bakıyorum, mutlu, ama bembeyaz bir surat. Çoktan etrafın renklerine bürünmüşüm.
Ve elimde de siyah bir uçurtma... İçinde tüm umutlarım, hayallerim gizliymişcesine; sıkıca kavramışım onu. Kimse alamazdı onu benden.
Rüzgarı bekliyorum, ve elimde de siyah bir uçurtma...
Yavaş yavaş rüzgar esiyor, seviniyorum ve gülümsüyorum. Yüzüme çarpan sert rüzgar ise benimle aynı fikirde değildi sanki, suratımı parçalıyormuşçasına...
Ve rüzgar biraz daha sakinleşmişti, fısıldıyordu; bağırmıyordu artık.
En sonunda tüm hayal ve ümitlerimle, siyah uçurtmayı salıvermiştim. Uçurtma yükseliyor, yükseliyor ve yine yükseliyordu.
Çok sevinçliydim, kahkahalar atıyordum, delirmişçesine.
Uçurtma uçarken rüzgar bana yine sinirlenip bağırıyordu. Ve uçurtmayı kilometrelerce öteye sürüklemişti.
Onu kurtarmam artık imkansızdı, o beyaz surat daha da beyazdı, çok daha beyaz. O uçurtmayla beraber ne hayali, ne de umudu kalmıştı.
Gözümden süzülen bir damla yaş -hiç şüphesiz- sadece su birikintisi değildi elbet.
Benim yitirmiş olduğum umutlarım ardından söylediğim şarkıydı.
Ve şimdi elimde kayıp gitmiş olan umutlarım vardı...
-Nattfödd.

23 Kasım 2010 Salı

Ağlamak...

"Ağlamak bir rahatlama çeşidi değil, duygu selidir. Ve o damlada nicesi gizlidir."
-Nattfödd.

Kan ve İhanet

Haha, çok şatafatlı bir başlık, öyle değil mi? Adeta adına kitap yazılası.
Ama bahsedeceğim şeyin kan ile çok az alakası var.
Neyse..
Bugün yeni bir şey daha öğrendim sanırım. Daha büyümediğimi.
Bundan önce küçüklüğümü özlediğimden bahsetmişim, aslında büyümemişim, bana şeker ve balonlar getirin!
Bir insandan bir şeyler ümit edersiniz, o insan size ihanet eder, siz hala ümit edersiniz, o insan sizinle konuşmaz; yüzünüze bile bakmaz artık. İntikam ateşiyle anıp tutuşursunuz. Hem de nasıl, içiniz içinizi yer, biraz huzur için ve.. o kişiye aynı duygunun bir kaç kat daha kötüsünü yaşatmak amacıyla.
O olayı gördüğünüz anda gerçekleşir bunlar. Biraz terlersiniz, ama vücudunuzdan değil, alnınızdan.
Soğuk ter damlaları dökülürken alnınızdan, gözleriniz kısılır, kan dolaşımınız hızlanmış, ve hızlı hareket etmeye başlamışsınızdır. Şuurunuzu kaybedip biraz saçma hareketlere ve üzüntünüzü belli etmemeye çalışırsınız. Ama "intikam" diyordur beyniniz, hatta kalbiniz bile. Gidip o kişiye saldırmak istiyorsunuzdur, şuursuzca.
Mantığınız yokolmuştur, o kadar değişmişsinizdir ki; adeta fiziksel olmayan bir metamorfoz gibi.
İşte bunları tattım. Dayanıklı, ama küçük olduğumu öğrendim. Büyümemişim, nasır tutmalıymışım.
Bir dahaki sefere hazırlıklı olmak böyle bir şey olsa gerek...
-Nattfödd.

20 Kasım 2010 Cumartesi

Bir Bardak Espresso ve Din

Espresso önümde durup bana bakıyor.
Ben de ona bakıyorum.
Aklıma bir anda din konusunu tartışasım geliyor. Ama bu espresso'dan kaynaklanmadı.
"Espresso beni rahatlatıyor", "Espresso benim ilacım gibi", "espresso benim her şeyim", "espresso benim hayat kadınım" gibi şeyler söylemeyi sahiden de hazzetmiyorum. Abartılacak bir şey değil sonuçta. Yani örneğin, "golf" uçuk bir spor olarak görülür, ama sadece Türkiye'de yapılmadığı için, yapan kişi de çok olmadığı için uçuk görülür zannımca. Ama çok golf falan oynuyorum, golf oynarken şöyleyim böyleyim şurada oynuyorum falan da demiyorum, çünkü ben de oynayamıyorum. Olabilir.
Bunlar aklımdan birer birer geçerken din konusuna da giriyorum beynimin içerisinden.
Diyorum ki, dine inanmanızın sebebi ne ki?
Sonuçta kitapların nereden ve ne zaman indiğine dair teoriler ve tahminler olsa da bunları kesinleştiren bir şey yok, ve dünyanın farklı yerlerinde farklı dinler var.
O halde hiç biriniz Tanrı'nın tek olduğunu söyleyemezsiniz. Zaten dini olan herkes Monoteist değildir. (BKZ: Budistler) Tanrı kusursuzdur, Tanrı öyledir, Tanrı böyledir. Tanrı "merhamet sahibidir". Peki merhametliyse biz neden bu konumdayız, yani tüm dünya olarak. Afrika örneğin. Neden bu durumda?
Onlara da merhamet göstersin o halde. Bazı tabular var bu tabular kırılırsa cehenneme gidersiniz etc. Neden? Hani bize bir irade verilmişti?
Yoktur diyerek konuyu kapatıyorum.
Sonra espresso soğumuş bir halde dururken, soğuduğunu farkedip ondan bir yudum alıyorum. İçimi falan da ısıtmıyor, soğumuş bile. Sonra karşımdakine şöyle bir şey söyleyerek başlıyorum sohbete:
-"Espresso beni rahatlatıyor", "Espresso benim ilacım gibi", "espresso benim her şeyim", "espresso benim hayat kadınım" gibi şeyler söylemeyi sahiden de hazzetmiyorum. Abartılacak bir şey değil sonuçta. Yani örneğin, "golf"...

-Nattfödd.

11 Kasım 2010 Perşembe

Vapurdaki kahve.

Özledim.
O bulutlu mavi gökyüzünün altında,
Dertsiz, kedersiz, tasasız gidebilmeyi.
Özledim, vapurdaki insanların içtenliğini hissedebilmeyi.
Özledim, büfedeki adamın anlamsız gülücük ve sevinçlerini.
Vapurun uğultusunu,
Özledim.
-Nattfödd


Ciddi anlamda uzun zamandır vapurda seyahat etmedim.
Eminim ki edenleriniz vardır, eminim. Yani etmekte olanlarınız.
Vapurla seyahat etmeyeli 4 ay falan oldu, uzuncana bir zaman.
Vapurun özelliği ne mi?
Kahvesi. Vapurda kahve içmek ve kitap okumak, neredeyse orgazmik bir haz.
Evet. Kahveyi ve vapuru özledim.
Denizin dibindekiler vapuru takip ettikçe kendimi lider gibi hissediyorum bu da başka bir neden.
Özledim. Sadece özledim.

-Nattfödd

9 Kasım 2010 Salı

Sis.

Yolda yürüyorum.
Hava çok güzel. Cidden çok güzel.
Saat 9 du, hava çok soğuk, ve sisliydi.
Gökyüzünü dahi göremiyordum, sis çok güzeldi, bütün içtenliğimle söylüyorum.
Böyle bir hava, cidden zor bulunurdu.
Yürürken gökyüzüne bakıyorum, insanlar ise bana bakıyor.
Anlamıyorum...
Sanırım sisli ve aşırı soğuk havadan hoşlanacağımı düşünmediler.
Kim düşünür ki? Herkes sıcağı sever sonuçta.
Herkesin bana şöyle bir bakışı vardı, daha doğrusu bakışlarıyla şunu ifade ediyorlardı; "Finlandiya da çok soğuk. Soğuk hava insanı bunaltır derler. Sen de Finlandiya'ya gidip yaşarsın. Finlandiya'da insanlar bunaltan hava yüzünden depresyona girip intihar ediyorlarmış. Sen de edersin, kurtulursun. Çünkü yüksek ihtimal şizofrensin."
Kurtuluş olduğunu sanıyorsan git sen intihar et.
Hem herkes sizlerle aynı düşüncede olmak zorunda değil.
Asla ve asla, topluma ayak uydurmak zorunda değilim, aynı şekilde; toplum da bana.
Herkes özgürce yaşasın, kimse birbirine karışmasın. Ne kadar da güzel olurdu...

Gülümsüyor musun?

Bir şahsı güldürebilmek zor zanaat.
Hatta, bir bakıma sanat.
Espri yapmak daha da zordur.
Espri adeta bir kelime oyunudur, küfürlü espri diye bir şey yoktur, çünkü küfür güldürücü değildir.
Asıl espri kelimeler karmaşasıdır belki de.
Her ne kadar espri önemli olsa da, espriyi karşındakine anlatabilmek, ya da karşındakinin espriyi çabuk kaldırabilmesidir asıl konu sanırım.
Bir şey dersin, güler. 1 saniye sonra baktığında somurtuyordur.
Bana içten gülmenizi istiyorum!
Ağzınızı açarak ve dişlerinizi göstererek, "Ha-Ha" nidayları ile değil!
İçten, samimi. Hiç birinizden şimdiye kadar içten gülümseyebildiğinizi görmedim.
Hepiniz, anlatamayacağım, ifade edemeyeceğim kadar duygusuzsunuz.
...biriniz hariç...

-Nattfödd.

Üçüncü Tekil

...
Üçüncü tekil olmak..
...basit bir tabirle zordur, sıkıcıdır.
Üçüncü tekil aşağılanır hep, ya da umursanmaz.
Üçüncü tekil'in çektiği en büyük sıkıntılardan biridir umursanmamak. Adeta kendine güvenini kaybeder, üzüntüsünü içine atıp oradan yok olur.
2 Kişi konuşur... Üçüncüsü girer. Üçüncüsü aşağılanır. Üçüncü gider...
Hep böyledir, böyle de sürecek.
Ama asıl sorun üçüncü olmakta değildir belki.
Belki de onlara kabul ettirememenizdedir. Kendinizi.
Kendini kabul ettirmek ise bambaşka bir sorundur.
...hepimiz kendi kutumuzun içine gömülü yaşamalıyız. Dışarıda kutuyu parçalamak isteyen kişiler var, siz içindeyken kutuya bir şey olmayacak. Şüpheniz olmasın.

-Nattfödd.

17 Eylül 2010 Cuma

Gelmiyor!

...
Dilim damağım kupkuruydu. Çünkü heyecanlıydım. Heyecanlı şekilde kışı bekliyordum.
Kalkıp soğuk bir su içtim, su kıştan da soğuk.
Su, çok soğuk ve dilimin ucunu acıtıyor. Acıyınca ısırıyorum, ısırınca kanıyor.
Dilimin ucu ısırılmaktan kanar hale gelmiş artık.
Su bardağını yerine bırakıp pencereyi aralıyorum.
Gökyüzüne bakıyorum, lacivert. Bulutlar sa belli ki kötü bir renkte.
Bu kötü bir şeyin habercisi olabilir miydi?
Küçük odama gidiyorum. Dilimin acısını ne unutabiliyorum; ne de dindirebiliyorum.
Su soğuk, ama biraz daha su içmek için yine gidiyorum.
Bu sefer o kadar soğuk gelmiyor. Ama dilim kaşınıyor. Isırıyorum, yine kanıyor..
Ama bir gariplik var gibi. 5. bardak suyumu içmiştim.
Oysa ki su içmezdim o kadar.
5 bardak su neden mi içildi? Dilim ve damağım kupkuruydu ve heyecanlı bir şekilde kışı bekliyordum..
Dışarıya tekrar baktım. Ya Dejavu yaşıyorum, ya da rutin bir olay bu.
Yani dışarıya bakmam. Bulutlar dağılmaya başlamışlar. Paramparça olmuşlar. Bir süre sonra bulutlar kararıyor ve fırtına kopuyor. Camı kapatıyorum ve bekliyorum.
Bekliyorum bekliyorum ve yine bekliyorum..
Ama gelmiyor!
Gelmediğini düşününce dilim damağım yine kuruyor.
6. bardağımı içiyorum.
Yine bakıyorum, ve sanırım beklediğim şey olmaya başlıyor..
Evet..
Bulutlar beyazlaşmıştı, ve kar geliyordu.
Geliyordu! GELİYORDU!
Sanki geleceğini söylemişti bana. Zaten ben biliyordum, geliyordu!
Ama fazla soğuk, titriyorum.
Sonra da terliyorum, alnımdan damla damla inen terler gözüme çarpıyor.
Bir an bir gariplik oluyor, battaniyemin altında buluyorum kendimi.
Pencereden bakıyorum, soğuk, ama bulutsuz, pürüzsüz bir hava var.
Sanırım rüya görüyordum.
Terlediğimi ve titrediğimi hissediyorum.
7. bardağımı içiyorum. Gerçek olanı.
Bir anda hava soğuyor ve bakıyorum pencereden dışarı.
Ve o geliyordu.. Bana doğru..

12 Eylül 2010 Pazar

Huysuzluk

Göz kapaklarım ağırlaşmaya başlamış..
Camdan dışarı bakıyorum, yağmur yağıyor..
Güneş açmamasını diliyorum..
Hem de hiç.
Ömür boyu yağmurlu bir yaşam geçirmek istiyorum.
Her gün göz kapaklarım ağırlaşsın;
Her gün böyle şaşakalayım diye..
Ama bir yandan yağmuru sevmiyorum.
Islanmak, terden beter geliyor.
Kar yağsın istiyorum.
Kış gelsin, geceler uzun olsun..
Kışı seviyorum.. Kendimden çok, kışı..
Göz kapaklarım ağırlaşıyor..
Camdan dışarı bakıyorum, yağmur yağıyor..
"Kar yağsın" istiyorum..
Güneşin hiç açmamasını diliyorum..
Hep karanlık, sadece kış ve ben..
Sadece soğuk, garip bir his..
Sadece kış ve ben..
Sadece..

11 Eylül 2010 Cumartesi

Küçüklük

Küçük olmayı hiçbirimiz istemedik sanırım.
"Büyüyelim, iri birer insan olalım; eziliyoruz" gibisinde.
İşte sahiden de küçüklük düşüncesi imiş.
Şimdi ise küçüklüğümü, sabırsızlığımı, heyecanımı ve daha fazla olan yaşama sevincimi özlüyorum.
Bazen ise ciddi anlamda küçülmek istiyorum.
Yolda giderken, şu gözümü hipnotize eden, renkli, yuvarlak şekerleri görünce içim acıyor.
Onlardan istiyorum. Ama artık büyümüşüm.
Abest durur elimde artık.
Onu gördüğüm anda gözümün altı acıyor, burnumun içi gıdıklanıyor, bir damla yaş süzülüyor gözümden.
Küçüklüğümün değerini hiç bilmemişim meğerse. Sanırım.
Anılar geliyor aklıma, alınan oyuncağı beğenmeyip çöpe atmam, aksi davranış ve tavırlarım, çoğu şeyi kırmam, bozmam, ukalalığım, ısrarcılığım, alınan elma şekerlerini, turtaları yememem, beğenmediğimi dile getirmem..
Düşününce ciddi anlamda fena oluyorum.
Şimdiyse bu yazıyı yazıyorum.. Gözümün altı acıyor, burnumun içi gıdıklanıyor..

Yalnız Şarap

Aaaah ah..
Evimin bir klasiğisin sen; yalnız şarap.
Benden beyaz tenin var zaten. Güzelliksin sen. 4 yıldır nasıl dayandın şarap? 4 yıldır durmaktan sıkılmadın mı?
Koskoca 4 yıl. Eğitim sürem kadar, şarap!
Hem de durduğun yer, metalden bir şarap tezgahı, şarap!
Yazık sana, acıyorum.
4 yıldır güzelliğini kaybetmemişsin ama, için öyle söylemiyor şarap.
Pırıl pırılsın, ama artık bitsem de gitsem diyorsun.
Evet şarap evet, dışarı çıkacaksın. Ama Noel'de.
Sen yalnızsın şarap. O nedenle adın Yalnız Şarap işte, değişmeyecek, hep aynı kalacaksın.
Yıllanmaktan sıkılmadın mı?
Hep aynı soğuk, metal tezgahta beklemekten?
Artık çıkmanın zamanı gelmedi mi şarap?
Ne kafa sallayabiliyor, ne ellerini oynatabiliyorsun. Kimse göremiyor ama ben görebiliyorum onu. Ellerini yani.
Tezgaha bağlanmış, sıkılmış; ancak oradan ayrılmak istemeyen eller..
Sanki beni andırıyorsun şarap.
Beyaz tenin, umursamaz tavırların, bir şeyler çabalıyorsun; ama göremiyorlar..
Cidden sanırım benle aynısın şarap.
Sanırım ben de senin etten ve kemikten halinim. Et ve kemik sadece. Belki biraz deri, ve bir kaç tutam tüy, saç..
Ama 4 yıla ben dayanamam şarap. Sen nasıl başardın bunu?
İşte bu da sana özgü bir şey. Şarapsın sen. Yıllandıkça güzelleşiyorsun.
Ben artık yaşlandım şarap.
15 yılım geçti.
Ama senden daha dayanıklıyım yaşama konusunda.
Sen Noel'de öleceksin, bense 16. yılıma gireceğim.
Aramızdaki farksa bu..

Yaşam ve Sanal

Selam, yine ben.

Başlıktan da yazının içeriğinin ne olduğunu basitçe kavrayabilirsiniz sanırım.
Yaşamaktan zevk almadığımı, sanal ortamda hayat bulduğumu söyleyemem. Yaşamayı seviyorum. Ama sanal, benim kurtuluşum. Benim ilacım.
Bilmiyorum, ama gerçek hayatta benim gibi, en azından benim gibi düşünen insanlar az. Ya da burada değil.
Sanal ortam o nedenle benim gizli kapım. Adımımı atınca kurtuluyorum.
Bilgisayar başından kalkmamayı düşünmedim değil. Ama olmuyor. Neymiş efendim; sosyalleşmek lazım mış.
Sanal ortamdayım salak! Zaten sosyalleşmişim. Farklı bir dünya, farklı bir evren var artık.
Sanal bana göre mükemmeliyettir. Yegane kaçış yoludur.
En azından bir Nerd olarak bunu düşünüyorum. Sosyalliğin de mükemmellik olduğuna asla inanmıyorum, inanmayacağım da.
Mükemmellik, sanaldır. Sanal ise kaçış yoludur.
Sosyallik; Sonbahar ya da Yaz'dır.
Sanallık ise kış.
Ve kışı seviyorum.

10 Eylül 2010 Cuma

Bayram. (!)

Selam.
Yine ben.
Bugün içine ettiğimin bayramının 2. günü.
Yine iğrenç bir gün.
Yemin ederim ki para olayı olmasa gıdım adımımı atmam. Ne işim var Bakırköy'de durup dururken yoksa?!
Bilmiyorum, ama yine tiksinç bir gün olacak sanırım.
Vıcık vıcık, canım-cicimli, metrobüslü, otobüste uyuya kalmalı, lokum içerikli, el öpmeli, oradan oraya gitmeli berbat bir gün.
Iyy.
-Alastor Buswick.

9 Eylül 2010 Perşembe

Selam.

Selam dostlar.
Ben Alastor Buswick, ve bir nerd'üm.
(Alkol toplantılarını andırırcasına.)
A Nerd's Chronicles nedir merak ediyorsunuzdur.
İsimden de azcık belli olduğu üzere, bu benim bir çeşit günlüğümdür.
Günlüğüm derken, salt günlük değil. Çizdiğim-yazdığım şeyleri falan da buraya atacağım, müzik felan da paylaşırım sanırım.
Gündelik yazılar felan paylaşmayı planlıyorum, neden onu da bilmiyorum; ama hayatımı anlatmayı seviyorum!
Sizleri de.
-Alastor Buswick.